ÇANKIRI GEZİSİ(17.08.2024 ve 03.05.2026)

MEDENİYETLERİN GEÇİŞ NOKTASI: ÇANKIRI

Ankara'ya karayolu ile 132 kilometrelik bir yolculukla kolayca ulaşılabilen Çankırı, korunması gereken kültür varlıkları, tanıtılması gereken el sanatları, nesilden nesile yaşatılan yaren kültürü ve tescillenmiş zengin mutfağı ile gerçekten keşfedilmeye değer bir şehir. Karayolu dışında 2024 yılında faaliyete geçen Turistik Tuz Ekspresi seferleri sonrasında popülerliği artan Çankırı’ya trenle yolculuk yaklaşık 3 saat sürüyor ve doğrudan Çankırı merkezindeki tarihi tren garında son buluyor.
Çankırı denilince Ilgaz ilçesini ve onun muhteşem doğasını duymayanımız neredeyse yoktur. Bunun yanı sıra, Kızılırmak Nehrinin bir kolu olan Tatlıçay da Çankırı şehir merkezinin tam içinden geçerek kente ayrı bir güzellik katıyor.

Kentin tarihi antik çağlara kadar uzanıyor. Bölge, geçmişte Hititler, Galatlar, Romalılar ve Bizanslılar gibi köklü medeniyetlere uzun yıllar ev sahipliği yapmış. Selçuklu komutanı Emir Karatekin Bey şehri fethederek Çankırı’yı ilk kez Türk-İslam toprağı haline getirmiş. Beylikler Dönemi'nde Danişmendliler, Anadolu Selçukluları ve Candaroğulları'nın sınırları içinde kalan kent; Sultan I. Murad ve Yıldırım Bayezid dönemlerinde kademeli olarak Osmanlı topraklarına katılmış ve uzun süre "Kengırı Sancağı" adıyla yönetilmiş. Çankırı, Kurtuluş Savaşı yıllarında da çok kritik bir rol üstlenmiş; deniz yoluyla gelen cephanenin Ankara'ya güvenle taşındığı İstiklal Yolu'nun en stratejik duraklarından biri olmuş.Cumhuriyet'in ilanından sonra, 1925 yılında ismi resmen "Çankırı" olarak değiştirilmiş ve il statüsüne kavuşturulmuş

Benim Çankırı ile ilk tanışmam, mahallemizden bir grup arkadaşımla 17 Ağustos 2024 tarihinde gerçekleştirdiğimiz günübirlik gezi ile oldu.Seyahatimiz, her yıl düzenlenen Uluslararası Geleneksel Çankırı Tuz Festivali (TUZFEST'24) dönemine denk gelince oldukça renkli bir gün geçirmiş ve bu şirin kentin tadı damağımda kalmıştı.

3 Mayıs 2026 tarihinde Tevfik Fikret Lisesi Mezunlar Derneğinin Çankırı ‘ya tur düzenlediğini duyduğumda keyifle katıldım. Henüz bu güzel şehre trenle seyahat etme fırsatı bulamasam da her iki gezide çektiğim fotoğrafları, yaptığım araştırmalardan ve edindiğim bilgilerden süzülen notlarla harmanlayarak sizlerle paylaşmak istedim. Yazıma başlarken, benim gördüğüm yerlerin dışında en az bir o kadar daha gezilip görülecek yer olduğu belirtmeden geçemeyeceğim.
Çankırı denilince yerli ve yabancı herkesin aklına ilk gelen yer, şüphesiz "Yer Altı Tuz Şehri" olarak da bilinen ünlü Çankırı Tuz Mağarası.

Gelin, Çankırı yolculuğumuza ilk durağımız olan YER ALTI TUZ ŞEHRİ ile başlayalım...

Yer Altı Tuz Şehri

Çankırı Yer Altı Tuz Şehri, yerin 150 metre altında, zamanın ve ışığın ötesinde uzanan büyüleyici bir dünya. 800 dönümlük bu devasa ölçeğiyle Türkiye’nin en büyük kaya tuzu rezervine ev sahipliği yapan bu galeri, 5.000 yıldır İnsanoğlu’nun tuz ihtiyacını karşılıyor.
Mağaranın en çarpıcı yanı ise yüksek tuz oranının sağladığı koruyucu güçte saklı. Yıllar önce burada ölen ve gövdesi hiç bozulmadan günümüze ulaşan meşhur eşek ile diğer canlı kalıntıları, buranın zamana meydan okuyan yapısının en somut kanıtı olarak sergileniyor. Kendi kendimize solunum testleri yapıyor bize zindelik ve ferahlık verişini test ediyoruz.


Dehlizlerin loş ışığında ilerlerken bu doğal mucizelere; kaya tuzundan yontulmuş heykeller, modern sanat galerileri ve Türk tarihinin en köklü mirası olan Orhun Abideleri'nin replikaları hayranlıkla seyrediyoruz. Burası gerçek bir yer altı şaheseri. Mağara içindeki kafeteryada kahvelerimizi içerken rehberimize de kulak veriyoruz.
Mağara çıkışındaki dükkânlarda saf Çankırı kaya tuzları, havayı temizleyen el işçiliği tuz lambaları ve tuz özlü doğal kozmetik ürünleri sergileniyor. Hediyelik eşyaların bir kısmını buradan alıyoruz. Mağara Çankırı’ya 20 km uzaklıkta merkeze dönerken yol üstüne yerleştirilmiş olan Uçak Kütüphaneyi de uzaktan görüyoruz. Sırada Çankırı Müzesi var.

Çankırı Müzesi

Geç Osmanlı Dönemi eseri olan ve 1905 yılında inşa edilen Eski Hükümet Konağı binası Müzeye dönüştürülmüş. Bölgenin milyonlarca yıllık doğa tarihinden Osmanlı dönemine uzanan geniş bir zaman dilimini gözler önüne seren çok zengin bir kültür kompleksi. Modern müzecilik anlayışıyla tasarlanan bu yapı, ziyaretçilerini üç ana salonda ağırlıyor.

Bu salonların en ilgi çekici olanıysa, Doğa Tarihi (Paleontoloji) bölümü. Burada Çankırı yakınlarındaki Çorakyerler Fosil Yatağı kazılarından çıkarılan ve 8 ila 8,5 milyon yıl öncesine (Geç Miyosen Dönem) ait olan omurgalı hayvan fosillerini inceleme şansı bulunuyoruz

Arkeoloji Bölümünde ise bölgenin köklü geçmişine ait tarihi eserlerin yanı sıra ünlü İnandık Vazosu'nun birebir imitasyonu ve bu vazonun bulunduğu höyüğün maketi yer alıyor. Son olarak Etnografya Bölümünde, Çankırı’nın yakın dönem sosyokültürel yaşamını gözler önüne sermek adına; yöresel kıyafetler, el işlemeleri, geleneksel Türk bakırcılık sanatına ait siniler ve ibriklerin yanı sıra Osmanlı dönemine ait silahlar, kılıçlar, halı ve kilim örnekleri sergileniyor. İçeriği çok zengin olan bu müzeye bir saatten fazla zaman ayırmak gerekiyor. Bizim o kadar vaktimiz olmadığı için eksik kalan yerleri üçüncü seferimde tamamlamayı düşünüyorum.
Müzeden çıkınca merkezden sola dönerek 1885 yılında, II. Abdülhamid döneminde Vali Cemil Bey tarafından yaptırılan Tarihi Çamaşırhaneye doğru yol alıyoruz.

Tarihi Çamaşırhane Müzesi

Burası Anadolu’nun en büyük tatlı su çamaşırhanelerinden biriymiş. Geçmişte kadınların hem çamaşır yıkadığı hem de sosyalleştiği bu taş bina, günümüzde aslına uygun olarak restore edilerek Etnografik Müze’ye dönüştürülmüş. Devasa panolara geçmişte çamaşır yıkama süreçleri, çamaşırhanenin mimarisi, çamaşır yıkamada kullanılan araç ve gereçler, çamaşırhane hatıraları yazılmış, içerisindeki balmumu heykeller, dönemsel objeler ve nostaljik atmosferiyle yapı, bizi o günlere götürerek Osmanlı döneminin mahalle kültürünü ve gündelik yaşamını canlı bir şekilde sunuyor.“Tren gelir yanaşır, Leyleylümülümüley,içi dolu çamaşır, ben bir yar sevdim, bakan gözler kamaşır.”diyerek yıkamışlar çamaşırları.( türkünün orijinali)
Çamaşırhaneden çıkınca tarihi bir hamama çeviriyoruz rotamızı.17. yüzyıldan kalma tarihi bir Osmanlı hamamı hem onarılmış hemde kilim atölyesi ve müzesine dönüştürülmüş.

Kilim Müzesi

Müzede, kök boyalarla dokunmuş geleneksel Anadolu motiflerine sahip asırlık eserler sergileniyor, Güneykışla köyüne ait 200 yıllık orijinal bir Çankırı kilimi de yer alıyor.Biz hamamın içinde sergilenen kilimleri gezerken, usta öğretici ve kadın kursiyerlerin tezgahlarda geleneksel yöntemlerle yaptıkları canlı kilim dokuma çalışmalarını da yakından izleyebildik. Önümüzdeki sezon burada isteyenlere kilim dokuma kursları da düzenli olarak verilmeye başlayacakmış.İmrendim doğrusu.Genç olsaydım böyle bir zanaatı öğrenmek için Çankırıya gelir bir süre konaklardım.
Sırada birkaç konak ileride çocukluk yaşlarından beri elektroniğe ve radyoya meraklı olan Çankırılı mucit Ferit Akalın’ın koleksiyonunun yer aldığı müze var.

Ferit Akalın Radyo ve İletişim Müzesi



Tarihi Karataş Mahallesi’ndeki 1870'lerden kalma iki katlı Sarıkadı Konağı’nda yer alan müze, iletişim tarihini kronolojik bir sırayla sunuyor. Zemin katında ilk haberleşme yöntemleri anlatılırken, üst katlarda ise Çankırılı mucit Ferit Akalın’ın belediyeye bağışladığı paha biçilemez koleksiyon sergileniyor. Dünyanın dört bir yanından gelen ve tamamı çalışır durumda olan antika radyolar, gramofonlar, telgraflar ve telefonların yer aldığı bu yaşayan müzede ne yapacağımızı, neye bakacağımızı şaşırıyoruz. En eski iletişim araçlarından nostaljik televizyonlara sergilenen parçalar bizi 60’lı ,70 ‘li yıllara götürüyor.
Müzenin karşı sokağında ziyaret edilmesi gereken belediye tarafından restore edilerek şehre kazandırılmış tarihi bir konak var.

Çankırı Kültür Evi

Kurtuluş Savaşı döneminde revir olarak kullanılan bu tarihi konak, geleneksel mimariyi ve köklü Çankırı kültürünü yaşatan canlı bir müzeye dönüştürülmüş. İçerisinde sergilenen 100-120 yıllık asırlık parçalar, Çankırılı ailelerin kendi sandıklarından bağışladığı etnografik eserlerden derlenmiş.Gelin Odası, Sünnet Odası, Kıyafet ve Takı Odası, Oturma Odası, Mutfak ve Tekstil Bölümü gibi alanlara sahip olan konak, yerli halka nostalji yaşatırken, dışarıdan gelen misafirlere de Çankırı’nın geçmişini ve yaşam tarzını en samimi şekilde aktarıyor.Konakta Çankırı hatıra fotoğrafı çektiriyoruz.
Galiba gezeceğimiz müzeleri bitirdik.Karnımız zil çalmaya başladı. Öğle yemeği için anlaştığımız Derya Lokantasına şehrin ticari hayatının ve el sanatlarının kalbinin attığı tarihi çarşılar ve hanlar arasından yürüyerek ulaşıyoruz.

Derya Lokantası ve Çankırı Mutfağı

Çankırı’nın asırlık tarihini tamamlayan kuşkusuz şehrin tescilli tatlarla bezeli zengin mutfak kültürü . Bu kadim mutfak kültürünü şehir merkezinde en samimi haliyle yaşatan esnaf lokantası geleneğinin simgesi olan Derya Lokantasında tatmak istedik. Çankırı mutfağının en ünlü yemeği coğrafi işaretli sarımsaklı eti, yanında tereyağlı pilavı ve kiremitte ağır ağır pişen meşhur kuru fasulyesi, Güveci ile“Sefer Usta’nın Yeri” de denilen Derya Lokantasında bu tatları denedik.Sefer Usta bize yemekleri bol kepçe verdiği gibi üstüne birer tanede kızılcık gazozu ikram etti.

Çankırı, yerel üretim gazozculuğun halen yaşadığını öğreniyor, Uzunyol Caddesi üzerindeki Hazimiye Gazozcusu’ndan gazoz alışverişi yapmaya karar veriyoruz.

Hazımiye Gazozcusu

Hazımiye Gazozcusu, nostaljik atmosferi ve retro tasarımıyla şehrin en popüler duraklarından biri. Eski plaklar ve renkli ışıklarla dekore edilen mekanda, Türkiye’nin dört bir yanından getirilen yüzlerce çeşit yöresel ve nostaljik gazoz sunuluyor. Dükkanın en özel ürünleri arasında damla sakızlı, bademli, vişneli, naneli ve lavantalı özel aromaların yanı sıra şehrin kendi yerel üretimi olan Çankırı Gazozu ile kızılcıklı Çankırı Kırmızı Kolası gibi 120 çeşit gazoz var.Dükkânın asıl albenisi ise gazoz şişelerine vuran güneş ışığının iç mekânda rengarenk bir cümbüş oluşturmasından kaynaklanıyor.
Gazozcunun yanında tuzda kahve yapan bir kahvehane dikkatimizi çekiyor.

İmaret Kahvecisi

İmaret Kahvecisi, retro objeleri ve eski plaklarıyla nostaljik bir atmosfer sunan popüler bir mola durağı. Mekanın en büyük özelliği; kahveyi tuz ve kum karışımı bir ocakta pişirmesi, Menüsünde kahvelerinin yanı sıra yaz ayları için ev yapımı karadut ve kızılcık şerbetleri ile taze limonata gibi geleneksel buzlu içecekler servis ediyor.
Kahveciden dışarı çıktığımızda tam karşımızda Kasımiye Camii ni görüyoruz.

Çankırı İmaret (Kasımiye) Camii

Candaroğlu Kasım Bey tarafından 1397 yılında inşa edilen İmaret Camii'nin minaresi, 1983 yılında aslına uygun olarak onarılmış. Dikdörtgen planlı yapı, Osmanlı klasik dönemindeki devasa taş camilerin aksine, gösterişten uzak ve son derece sade bir beylik dönemi mimarisine sahipmiş. İlk inşa edildiğinde medrese, hamam, kervansaray, kütüphane ve bedestenden oluşan büyük bir külliyenin parçası olan bu eserden, günümüze sadece cami ve haziresi ulaşabilmiş. Giriş kapısında tarihi bir kitabe barındıran mabedin batı tarafında ise Osmanlı döneminin önemli şahsiyetlerinin yattığı küçük bir mezarlık yer alıyor.
Buradan sola Kıvrıldığımızda Mimar Sinan Mahallesinde yüksekçe bir tepede Çankırı Ulu camii karşımıza çıkıyor.

Sultan Süleyman Camii (Ulu Camii)

16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle inşa edilen Sultan Süleyman Camii, Osmanlı klasik mimarisinin örneği. Mimar Sinan döneminde, onun kalfalarından Sadık Kalfa tarafından inşa edilen bu taş şaheser, kare planlı ulu cami geleneğini yansıtıyor. Dört yarım kubbeyle desteklenen devasa ana kubbesiyle içeride kusursuz bir akustik sunan yapı, asırlık hat sanatı ve ahşap işçiliğiyle bezenmiş. Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde de övgüyle bahsettiği bu asırlık miras, Çankırı’nın canlı tarih tanığı olarak zamana meydan okumaya devam ediyor. Avlusunda yüksek ağaçların gölgesinde Şadırvanın yanında ki banklarda dinleniyoruz.
Camiinin hemen arka sokağında 17. Ve 18 yüzyılda inşa edilmiş Osmanlı eserleri daha var.

Çivitçioğlu Medresesi

Geçmişin ilim yuvası olan bu medrese, günümüzde ebru, hat ve tezhip gibi geleneksel Türk-İslam sanatlarının yaşatıldığı canlı bir sanat merkezi olarak kullanılıyor. Ahşap mimariyle yükselen yapı, aslına sadık kalınarak restore edilmiş ve kültür merkezine dönüştürülmüş. Bu medresede asırlık gelenekleri yaşatan tarihi bir sadaka taşı da bulunuyor."sağ elin verdiğini sol elin bilmemesi" bu geleneğin yaşatılması çok kıymetli bir kültürel miras. Etkileniyoruz.

Buğday Pazarı (Hazımiye) Medresesi

Çankırı kent merkezinde yer alan Hazımiye Medresesi, 18. yüzyılın sonlarında Sofizade Mustafa Hazım Efendi tarafından inşa edilmiş. İki katlı ahşap ve taş mimariye sahip olan bu Osmanlı eseri, uzun yıllar depo olarak kullanıldıktan sonra restore edilmiş. Günümüzde canlı bir etnografya müzesi ve kültür merkezi olarak hizmet veren medresede; geleneksel el sanatları odaları, kaya tuzu hediyelik dükkânları ve tarihi bir avlu yer alıyor. Buradaki sergide, UNESCO’nun Dünyanın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi ile koruma altına alınan Yaren kültürü anlatılıyor. Yaren Kültürü, Kökleri Oğuz boylarına kadar uzanan bu gelenek. Genellikle kış aylarında düzenlenen "Yaren Geceleri", katı kuralları ve hiyerarşisi olan bir tören disipliniyle gerçekleştirilmeye devam ediyor.

Kapını açık tut sofrana gelene,

gözünü kapalı tut ayıpları görene.

Artık dönüş yoluna geçeceğiz. Aracımız Çankırı Kalesine çıkmayacak kadar büyük, günün yorgunluğu ile yürüyerek kaleye çıkmayı da göze alamıyor, Çankırı’yı fetheden Emir Karatekin’in Türbesinin yer aldığı Çankırı Kalesini ziyaret etmeyi başka bir geziye bırakıyoruz.
Ancak yolumuzun üstünde Anadolu Selçuklu Devleti döneminden günümüze ulaşan, mimarisi ve tıp tarihi açısından şehrin en önemli sembol yapılarından biri olan Taş Mescit’e uğramayı ihmal etmiyoruz.

Taş Mescit (Cemaleddin Ferruh Darülhadisi)

Kitabesinden edinilen bilgilere göre yapı, 1235 yılında Selçuklu Atabeyi Cemaleddin Ferruh tarafından inşa ettirilmiş. Aslında burası sadece bir mescit değil; bir şifahane (hastane) ve buna bağlı bir mülhane (eczane) olarak büyük bir külliye şeklinde tasarlanmış. Ancak zaman içinde şifahane kısmı tamamen yok olmuş, günümüze yalnızca mescit bölümü ve inşa ettiren Cemaleddin Ferruh’un türbesi ulaşabilmiş. Anadolu'nun en eski şifahanelerinden biri olması, yapıyı dünya tıp tarihi açısından çok kıymetli kılmaktaymış.

Yapının dünya çapında tanınmasını sağlayan en önemli özelliği, üzerinde bulunan birbirine dolanmış iki yılan figürlü taş kabartma. Bu tarihi kabartma, günümüzde tüm dünyada kullanılan "Tıp ve Eczacılık Sembolü"nün temelini oluşturuyor. Eserin orijinal parçası koruma altına alınarak Çankırı Müzesi'ne taşınmış, mescitte ise bir replikası yer almakta. Mimari açıdan tamamen kesme taştan inşa edilen Taş Mescit, Selçuklu dönemi taş işçiliğinin ve geometrik kapı süslemelerinin en zarif örneklerini sergiliyor. Aynı zamanda güzel bir Çankırı manzarası sunuyor bizlere.



Çankırı’yı yükseklerden selamladıktan sonra, Heybemizde şifalı Çankırı tuzları, kalbimizde yarenlerin samimiyeti ve tarihin derinliğiyle sarıp sarmalandığımız bu kadim şehre veda vakti.... Rotamızı yeniden Ankara’ya çevirirken, Çankırı’nın gizli kalmış hazinelerini keşfetmiş olmanın mutluluğunu yaşıyoruz."




TUZFEST'2024


TUZFEST'26 için tıklayınız.


BELEDİYENİN ÇANKIRI BROŞÜRÜ




MISIR GEZİSİ (12-19 ŞUBAT 2026)

Dünyanın en eski anıtsal yapıları Antik Mısır’dadır

Bugün size “Dünyanın en eski anıtsal yapıları Antik Mısır’dadır” desem, haklı olarak hemen karşı çıkarsınız. Çünkü son yıllarda yapılan arkeoloji araştırmalarıyla gün yüzüne çıkan Göbeklitepe gibi pek çok kalıntı, bu yapıların tarihinin çok daha eskiye dayandığını açıkça belgeledi. Ancak benim çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği 1970’li yıllarda, tarihin ve gizemin zirvesi denildiğinde akla gelen tek yer Mısır’dı. Erich von Däniken’in meşhur Tanrıların Arabaları kitabını okuyup “Bunları uzaylılar mı yaptı?” diye ciddi ciddi şüpheye düşen, Kleopatra filminin ihtişamıyla büyülenen o meraklı kuşağın bir ferdiyim. Bu nedenle bir gün Mısır’a seyahat etmek ve o gizemli yerleri görmek, yıllardır içimde büyüyen bir tutkuya dönüşmüştü.

Ancak bu tutkuyu gerçeğe dönüştürmek hiç kolay olmadı. 2013 yılında tüm hazırlıklarımı yapıp 3 Temmuz akşamı havaalanına giderken Sisi’nin yaptığı darbeyi radyodan duyduğumda yolculuğu iptal etmek zorunda kalmış, hayallerimi bir darbe gürültüsüyle belirsiz bir tarihe ertelemiştim. Sonraki yıllarda her niyetlendiğimde hem Türkiye’de hem de Orta Doğu’da yaşanan gerginlikler beni seyahatten alıkoymuştu.


O gece henüz 7 yaşında bir çocuk olan yeğenim, aradan geçen yıllarda büyüdü ve hayallerinin peşinden gidip İtalya’da arkeoloji ve tarih ağırlıklı bir bölümde okumaya başladı. Kaderin harika bir cilvesi olarak; yıllar önce bir darbe gecesi yarım kalan o geziyi, bu yıl genç bir rehber adayı olarak o organize etti. Deniz tatili ağırlıklı Şarm El-Şeyh ile Nil üzerindeki diğer kıyı yerleşimlerini bu gezi planımızdan çıkararak rotamızı Luksor, Kahire ve İskenderiye’de yoğunlaştırmayı uygun gördük. Annesi, ben halası ve o; üç kişilik küçük bir ekip olarak tarihin kalbine doğru yola çıktık.

1. GÜN: 13.02.2026 KARNAK VE LUKSOR TAPINAKLARI

İlk durağımız Luksor’a, İstanbul’dan üç saatlik bir gece uçuşuyla ulaştık. Kapı vizesi işlemleri kısa sürmesine rağmen havaalanından ancak sabaha karşı çıkabildik. Taksi rezervasyonumuzu internet üzerinden önceden yaptığımız için hemen otelin yolunu tuttuk.

Otelimiz, Luksor’un merkezinde, Karnak ve Luksor tapınaklarına çok yakın bir konumda bulunuyor. Birkaç saatlik uykunun ardından kahvaltımızı ederek heyecanla yola koyulduk. İlk durağımız antik dünyanın en görkemli yapılarından biri olan Karnak Tapınağı.




Dünyanın dört bir yanından gelmiş turist kalabalığının içinde, Tanrı Amon’u simgeleyen Koç Başlı Sfenksler Yolu’ndan, binlerce yıl öncesinin törensel atmosferini hissederek yürüdük. Ancak asıl büyüleyici an, Büyük Hipostil Salonu’na adım attığımızda yaşandı. Gökyüzüne uzanan O  devasa sütunların (134) arasında yürürken insan kendini gerçekten küçücük hissediyor. Fotoğraf makineme sarıldım ama binlerce yıldır korunan o renklerin ve işçiliğin ihtişamını tek bir kareye sığdırmak neredeyse imkânsızdı. Güneş ışınları, her köşesinde farklı bir firavunun izini taşıyan devasa sütunların arasından süzülüyordu.


Tapınağın derinliklerine daldıkça, Karnak’ın neden "dünyanın en büyük dini kompleksi" olduğunu daha iyi anladık. Her firavunun kendinden bir iz bırakmak için yarıştığı, 60 futbol sahası büyüklüğündeki bu devasa alan, adeta koca bir şehir. Karşımıza çıkan dev dikilitaşlar nefes kesici. Özellikle tek parça pembe granitten yapılan, tonlarca ağırlıktaki Hatşepsut Dikilitaşı’ını dakikalarca izlemekten kendimizi alamıyoruz. Duvarlardaki ve sütunlardaki hiyeroglifler ise adeta taş üzerine yazılmış dev bir tarih kitabı gibi. Bazı bölümlerde binlerce yıllık boyaların hâlâ canlılığını koruması, o dönemdeki işçiliğin kalitesini kanıtlıyor.


Biraz soluklanmak için Kutsal Göl’ün kıyısına yöneliyoruz. Gölün hemen kenarına çok güzel kafeteryalar yapmışlar. Antik Mısır rahiplerinin bir zamanlar arındığı bu durgun suyun kıyısında oturup bölgeye özgü taze tropikal meyve sularımızı (özellikle mango suyu tavsiye edilir) yudumlayarak dinleniyoruz. Bir yanda binlerce yıllık devasa dikilitaşlar, diğer yanda gölün huzurlu yansıması müthiş. Bu manzara eşliğinde yorgunluk atmak, gezinin en keyifli anlarından biri olarak belleğimize kazınıyor.

Karnak’ın büyüleyici atmosferinde geçen saatlerin ardından, tapınağın hemen çıkışında yer alan samimi bir aile işletmesine, Al White Garden Restoran’a geçtik. Burası tam anlamıyla bir vaha gibiydi. Bahçesindeki gölgelik alanda, Mısır’ın o meşhur ev yapımı yöresel yemeklerinden yedik; taze malzemelerle hazırlanan o içten sunum, gezimize bambaşka bir renk kattı.


Yemeğimizi yedikten sonra Luksor’un o meşhur çarşılarına (Souq) doğru yürümeye başlıyoruz. Tapınakların sessiz ihtişamından sonra dışarıda yaşanan kaos bizi şaşırtıyor. Sokaklar oldukça kalabalık, gürültülü ve yer yer Mısır’ın o kendine has bakımsızlığı göze çarpıyor. Ancak çarşıya vardığımızda etraftaki renkleri ve canlılığı görünce her şeyi unutuveriyoruz.


Dükkanlardan yükselen baharat kokuları, satıcıların bitmek bilmeyen pazarlıkları arasından geçerek Mısır’ın meşhur gümüş işçiliğini inceledik. Üzerlerine antik hiyerogliflerle isim yazılan kartuş kolyeler ve ince işlenmiş gümüş takılar kesinlikle görülmeye değer. Tabii ki rengârenk baharatlar ve el yapımı hediyelik eşyalar arasından kendimize küçük hatıralar seçmeyi de ihmal etmedik.

Ayaklarımıza kara sular inene kadar gezdikten sonra otelimize döndük. Gezimiz Sevgililer Günü’ne çok yakın bir tarihe denk geldiği için otelde İstanbul’dan gelen, bizim gibi maceraperest bir çiftle tanıştık. Onlar da tıpkı bizim yaptığımız gibi hiçbir tura bağlı kalmadan, kendi araştırmalarıyla buralara kadar gelmişlerdi. Akşam boyu karşılıklı bilgi alışverişinde bulunup rotalarımız üzerine sohbet ettik; Mısır’ı bir rehberin anlatımıyla değil de kendi gözlerimizle keşfetmenin verdiği o ortak gururu paylaştık.

Gün batımında yediğimiz akşam yemeğinin ardından yeniden Luksor Tapınağı’na gidiyoruz. Gece özel olarak ışıklandırılan tapınak, devasa sütunların arasından süzülüyolen sarı ışıklar ve binlerce yıllık heykellerin gölgeleri ile masalsı bir görünüme bürünüyor. Kendimizi adeta mistik bir film setindeymiş gibi hissediyoruz.


Tapınaktan çıktığımızda Nil Nehri kıyısında kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Nehrin durgun sularına yansıyan şehir ışıkları ve kıyıya yanaşmış yelkenlilerin (felucca) eşsiz manzarası huzur veriyor. Sonunda odalarımıza çekildiğimizde, ruhumuzdaki tatmin duygusunun kaslarımızdaki yorgunluktan daha fazla olduğunu fark ederek uykuya dalıyoruz.

2. GÜN: 14.02.2026 KRALLAR VADİSİ

Sabah kahvaltımız, otelin teras katında, harika bir hava eşliğinde bizi bekliyor. Mısır’ın o meşhur, dumanı üstünde tüten yerel ekmeği (AishBaladi), tropikal meyveler, taze demlenmiş çay, peynir, reçel ve bal ile yoğun geçecek güne enerji topluyoruz. Bugün Nil’in karşı kıyısına, yani 'Ölüler Şehri' olarak bilinen Batı Yakası’na geçececeğiz.


Burada Uber benzeri yerel uygulamalar üzerinden taksi bulmak çok yaygın. Vakit kaybetmeden uygulamadan taksimizi çağırıp yola düşüyor ve Nil Nehri’nin karşı yakasına köprüden geçiyoruz. Yol boyunca gözümüze çarpan ilk şey, doğanın ağaçsız ve inanılmaz derecede kurak oluşu. Piramide benzer tepeler kolay işlenen "Theban Kireçtaşı"ndan meydana geliyor. Zemindeki yumuşak, pudraya benzer bir dokuya sahip topraklar da yine kolayca şekil alabiliyor. Bu topografik özellikler nedeniyle firavunlar, ebedi uykuları için buradaki ıssız ve korunaklı vadileri seçmiş.


Birkaç kontrol noktasını geçip biletlerimizi aldıktan sonra, bizi vadinin derinliklerine götürecek olan küçük araçların (tramvay) olduğu bölgeye ulaştık. Krallar Vadisi’nde standart bir biletle üç mezar ziyaret etme hakkı var. Biz tercihimizi; askeri başarılarıyla bilinen III. Thutmose (KV34), devasa yapısıyla dikkat çeken Ramses’in oğullarının mezarı (KV5) ve vadinin en sanatsal, en görkemli mezarlarından biri kabul edilen IV. Ramses (KV2) mezarından yana kullanıyoruz.

Mezarlara girmek için yerin altına doğru uzanan, oldukça dar ve dik tünellerden inmek gerekiyor. İçeri adım attığınız anda dış dünyayla bağınız kesiliyor; tavanlar alçalıyor, hava ağırlaşıyor ve hafif bir klostrofobik his sizi sarmaya başlıyor. Ancak heyecan duygusu, endişenin çok önüne geçiyor. Her adımda, binlerce yıl önce bu devasa kayaları büyük bir gizlilikle oyan işçileri ve bu dehlizlerden geçen cenaze törenlerini düşünmeden edemiyor insan. Işığın azaldığı o anlarda, duvarlardaki hiyerogliflerin arasından ilerlemek, sanki yaşayanların dünyasından ayrılıp ölüler diyarına doğru bir yolculuğa çıkmak gibi. Dar tünellerin sonunda ulaştığımız devasa mezar odalarının görkemi ise çektiğimiz tüm o nefes darlığına ve heyecana fazlasıyla değiyor.


Vadideki mezarların her biri farklı bir tasarıma sahip ve ait olduğu dönemin sanat anlayışını yansıtıyor. Dürüst olmak gerekirse bizi en çok etkileyen mezar, "Antik Mısır’ın Napolyon’u" olarak anılan III. Thutmose’ye aitti.

III. Thutmose’nin mezarına ulaşmak için vadi duvarındaki metal merdivenlerden yukarı tırmanıp, sonra daracık geçitlerden yerin altına inmek bile başlı başına bir serüven. İçeri girdiğimizde, diğer mezarlarda görmeye alışık olduğumuz o kabartmalı sahneler yerine, adeta sarı bir parşömen kâğıdına el yazısıyla yazılmış bir kitabı andıran duvarlarla karşılaştık. Çizimler o kadar sade, o kadar modern bir grafik dile sahipti ki kendimizi antik bir çizgi romanın içinde gibi hissettik. Güneşin gece yolculuğunu anlatan bu sahnelerdeki incelik, diğer mezarların o ağır ve devasa yapısının yanında çok daha zarif ve gizemli kalıyordu.


Krallar Vadisi’nin o mistik ve dar tünellerinden çıktıktan sonra Kraliçeler Vadisi’ne de gitmeyi düşünmüştük. Özellikle güzelliğiyle nam salmış Nefertari’nin mezarının bulunduğu bu vadide ne yazık ki açık mezar sayısı çok az. Nefertari’nin mezarına da yüksek ücretle sınırlı sayıda ziyaretçi alındığını öğrenince, vaktimizi daha verimli kullanmak adına rotamızı dağın yamacına bir mücevher gibi işlenmiş olan Hatşepsut Tapınağı’na çevirdik.


Uzaktan bakıldığında bile dağın içine oyulmuş devasa terasları ve modern mimariyi andıran dik hatlarıyla Hatşepsut Tapınağı, Krallar Vadisi’nin gizli mezarlarının aksine tüm ihtişamıyla "ben buradayım" diyerek insanı büyülüyor.

Antik Mısır’ın en güçlü kadın figürlerinden biri olan Firavun Hatşepsut’un ihtişamını yansıtan tapınağa; ışıkla yıkanan kireçtaşı duvarların göz alıcı bir parlaklığa büründüğü, güneşin tam tepede olduğu o saatlerde varıyoruz. Tapınağın teraslarına çıkan o geniş rampadan yürürken, Hatşepsut’un kendisini bir erkek firavun gibi sakallı tasvir ettirdiği devasa heykellerinin arasından geçmek, tarihin bu en aykırı hikâyelerinden birine tanıklık etmek gibiydi.


En üst terasa çıktığımızda gördüğümüz manzara gerçekten etkileyici. Karşımızda uzanan Nil Vadisi’nin sonsuzluğu, insana tuhaf bir yalnızlık hissi veriyor. Göz alabildiğine uzanan o kızgın topraklar ve puslu ufuk çizgisi, antik Mısırlıların neden burayı "Ölüler Şehri" olarak seçtiğini adeta kanıtlıyor.

Hatşepsut Tapınağı’nın o devasa teraslarından ayrıldıktan sonra dönüş yolunda bizi başka bir sürpriz bekliyordu: Memnon Heykelleri. Yolun hemen kenarında, ovadan gökyüzüne 18 metre yükselen bu iki devasa taş heykel, zamanın yıpratıcı etkisine rağmen hâlâ tüm heybetiyle dimdik ayakta. Eskiden burada bulunan dev bir tapınağın bekçileri olan bu figürlerin önünde kısa bir mola verip fotoğraflarımızı çekiyoruz. Binlerce yıldır aynı yerde, Nil’e bakarak nöbet tutan bu devler, Luksor’un mistik havasını bir kez daha iliklerimize kadar hissettiriyor.


Akşam uçağı ile Kahire’ye gideceğimiz için vaktimiz daralınca, yöresel yemekler sunan bir restoranda duraklayıp Luksor’un o baharatlı ve özgün mutfağıyla son bir kez vedalaşıyoruz. Havaalanına vardığımızda 20.00’deki EgyptAir uçuşumuzun önce 21.00’e, sonra da 22.00’ye ertelendiğini görüyoruz. 23.00’te uçağa bindiğimizde, Mısırlı yolculardan bu hatta uçağın 2-3 saat rötar yapmasının sıradan bir durum olduğunu öğreniyoruz. Uçağımız Mısır’ın kalbi Kahire’ye yaklaşırken gördüğümüz manzara, çok geniş bir alana yayılan hareketli bir şehir.

3. GÜN: 15.02.2026 KAHİRE

Otelimiz Kahire’nin merkezi sayılan Tahrir Meydanı’na yakın bir konumda bulunuyor. Sabah ilk işimiz döviz bozdurmak. Ancak döviz bürolarında işlem yapmak ne yazık ki bizdeki kadar kolay değil. Mısır Poundu almak için ülkenin bürokrasisini ilk elden deneyimleyip hatırı sayılır bir vakit harcıyoruz.

Elimizde yerel paralarımızla, yine uygulama üzerinden çağırdığımız taksiye binip Eski Kahire’nin, yani Koptik Kahire’nin tarih kokan sokaklarına doğru yola koyuluyoruz. İlk durağımız, sadece Kahire'nin değil, tüm Afrika’nın ilk camisi olma unvanına sahip olan Amr bin el-As Camisi. Camiye adım attığımızda bizi büyük bir avlu karşılıyor. İlk inşa edildiğinde palmiye gövdeleri ve çamur tuğlalar kullanılan bu yapının yüzyıllar içindeki dönüşümü inanılmaz. Avluyu çevreleyen ve her biri birbirinden farklı 200’ün üzerindeki sütun, adeta ülkenin geçirdiği her dönemin hikayesini özetliyor. İslamiyet’in bölgedeki ilk sembolü olan bu mekânın huzurunu hissettikten sonra rotamızı Koptik bölgesinin dar ve serin sokaklarına çeviriyoruz. Koptik (Kıpti) kelimesi aslında “Mısır’ın Yerlisi” anlamına geliyor ancak Mısırlı Hristiyanları tanımlamakta kullanılıyor.


Adeta bir zaman tüneline girer gibi ilerleyerek bölgenin en ikonik yapısı olan Asma Kilise'ye (El-Muallaka) ulaşıyoruz. Roma döneminden kalma Babil Kalesi'nin kapı kuleleri üzerine inşa edildiği için yerden yüksekte duran ve sanki havada asılıymış izlenimi verdiği için bu adı alan kiliseye merdivenlerle çıkarken altımızdaki boşluğu hissetmek içimizi ürpertiyor.


Asıl adı Aziz Meryem Kıpti Ortodoks Kilisesi olan bu büyüleyici yapı, içerideki ince sedef işçilikleri ve yüzyılların birikimi olan o yoğun tütsü kokusuyla bizi bambaşka bir dünyaya götürüyor.

Kilisenin yanında bulunan Kıpti Müzesi, Mısır’ın Firavunlar devri ile İslamiyet arasındaki o kayıp halkayı tamamlayarak Hristiyanlık dönemine ait zengin mirasını gözler önüne seren büyüleyici bir durak. İçeri girdiğimizde bizi, geçmişin fısıltılarını taşıyan ince işçilikli ahşap tavanlar ve antik duvarlar karşılıyor. Koridorlarda ilerlerken en çok dikkatimi çeken detay ise sembollerin dönüşümü. Antik Mısır’ın "Ankh" (yaşam anahtarı) sembolü, zamanla yerini zarifçe Hristiyan haçına bırakmış. İki farklı dünyanın bu kadar doğal bir şekilde iç içe geçmesi, sergilenen dokumalar ve el yazmalarıyla birleşince insanı gerçekten etkileyici bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Müzenin bahçesine çıktığımızda, bölgenin hemen yanında uzanan ve her biri küçük birer tapınağı andıran Eski Kahire’nin tarihi Koptik Ortodoks mezarlarıyla karşılaşıyoruz. Müzenin kafeteryasında biraz soluklandıktan sonra kendimizi yine Kahire’nin karmaşık trafiğinin kucağına atıyoruz.


Aslında bölge Mar Girgis metro istasyonuna çok yakın ve ulaşım için oldukça pratik görünüyor. Ancak istasyondaki o dillere destan kalabalığı ve insan selini görünce, bu yoğunluğa girmeyi pek göze alamıyor ve yine taksi ile otelimize dönmeyi tercih ediyoruz.

4. GÜN: 16.02.2026 GİZA PİRAMİTLERİ VE KAHİRE MÜZESİ

Ertesi gün, sabah erkenden Piramitleri görmek için yola çıkıyoruz. Aslında resmi olarak Kahire’de piramit bulunmuyor çünkü Kahire ile Gize aslında nehrin farklı yakalarında bulunan iki ayrı şehir. Nehrin batı yakasına geçince Mısır denince zihnimizde beliren o ilk görüntüyle nihayet yüz yüzeydik: Giza Piramitleri.


Giza Platosu'nda (Piramitler alanı) ulaşım için oldukça kullanışlı bir "elektrikli shuttlebus" sistemi mevcut. Önceden aldığımız biletlerle gişelerden hızla geçtikten sonra, bizi piramitlerin üçünü birden (Keops, Kefren, Mikerinos) aynı kareye sığdırabileceğimiz panoramik bir noktaya taşıyan otobüslere kısa bir yolculuk yapıyoruz. Çocukluğumdan beri merak ettiğim bu dünya harikasını karşımda görünce büyüleniyorum. Sürekli ring yapan araçlar sayesinde hiç acele etmeden kafeteryalarda oturup bu devasa yapıları uzaktan seyrediyor; çevredeki turistlerin heyecanını, renkli develeri ve hediyelik eşya dükkanlarını inceleyerek atmosferin tadını çıkarıyoruz.
Kendimizi hazır hissettiğimizde ring araçlarından biriyle piramitlerin tam yanına kadar gidiyoruz. İçeri girme şansımız var ama Krallar Vadisi'ndeki mezar deneyimimizden sonra buranın çok daha dar ve zorlu tünellerine girmek yerine, bu görkemli yapıyı dışarıdan incelemeyi tercih ediyorum.


Yeğenimin bilimsel açıklamaları bir yana; o blokların büyüklüğünden dehlizlerin milimetrik işçiliğine kadar hepsi karşısında yine o eski şüpheye düştüm. İçimdeki o meraklı çocuk yine fısıldadı kulağıma: 'Bunu sadece insan yapmış olamaz...'

Vadinin içinde yavaş yavaş yürüyerek Sfenks'e ulaştığımızda, beklediğimizden çok daha büyük ve heybetli bir eser olduğunu görüyoruz. Piramit turunu tamamlayıp yerleşim yerine yakın dış kapıya ulaştığımızda acıktığımızı fark ediyor ve piramitleri bu kez bambaşka bir açıdan gören, yöresel lezzetlerin sunulduğu bir restoranda yemeğe oturuyoruz.


Yemek sonrasında, yine taksi ile Mısır'ın yeni gururu olan Büyük Mısır Müzesi’ne doğru yola koyuluyoruz. Dünya müzecilik tarihinin en büyük ve en iddialı projelerinden biri olarak kabul edilen müze; 4-5 futbol sahası büyüklüğünde sergi salonları bulunan modern bir bina. Önceden hazırladığımız biletlerimizle özel araçlar eşliğinde müzeye giriş yaptık. 83 tonluk tüm heybetiyle müzenin adeta koruyucusu olan Ramses Heykeli, bizi kapıda karşılıyor.


Müzenin her köşesi, ziyaretçilerine farklı deneyimler sunmak üzere tasarlanmış. Elektrikli merdivenlerle birinci galeriye doğru yükselirken, her iki yanda sıralanan devasa firavun ve tanrı heykelleri eşliğinde adeta zamanda yukarıya doğru tırmanıyoruz. Toplam 12 galeriden oluşan bu dev yapıda ana odağımız, nihayet geniş sergi alanına kavuşan Tutankamon’un Hazineleri. Genç firavunun som altından yapılmış ikonik maskesi ve paha biçilemez takıları, binlerce yıllık ışıltısıyla bizi büyülüyor. Antik Mısır’ın ince el işçiliği ile 21. yüzyıl teknolojisinin buluştuğu bu modern müze, Giza’nın tozlu yollarından sonra bize eşsiz bir tarih şöleni sunuyor.


Büyük Mısır Müzesi’nin beni en çok şaşırtan yönü, klasik müze anlayışının dışına çıkarak adeta bir yaşam merkezi olarak tasarlanmış olmasıydı. İçeride sizi karşılayan devasa ticari ve sosyal alanlar; geniş sergi galerilerinin yanı sıra şık restoranlar, kafeler ve modern bir AVM konforundaki alışveriş noktalarıyla müze deneyimini bambaşka bir boyuta taşıyor. Piramit manzarasına karşı, bu görkemli atmosferde düğün ve büyük organizasyonların bile yapıldığını öğrenince şaşkınlığım daha da artıyor. Antik kralların paha biçilemez hazineleriyle modern dünyanın eğlence anlayışı, burada kusursuz bir şekilde iç içe geçmiş durumda.

Bütün bunları göz önüne alınca gezi planlarına Büyük Mısır Müzesi’ni katmak isteyenlere net bir tavsiyem var: Buraya sakın yarım gününüzü ayırıp aceleye getirmeyin. Binlerce yıllık hazinelerin arasında kaybolmak, o görkemli merdivenleri tırmanmak ve ardından piramit manzarasına karşı bir kahve molası verip modern alanların tadını çıkarmak için mutlaka tam bir gününüzü burada geçirmelisiniz. Ancak o zaman bu devasa mabet, aceleye getirilmiş bir turdan çıkıp gerçek bir hayat tecrübesine dönüşür.


5. GÜN:17.02.2026: İSLÂMİ KAHİRE VE ULUSAL ASKERİ MÜZE

Ertesi gün rotamızı Kahire’nin Orta Çağ'dan kalma ruhuna, yani İslami Kahire bölgesine çeviriyoruz. Şehrin her yerinden görülebilen o görkemli silüetiyle bizi ilk karşılayan, Selahaddin Eyyubi tarafından yaptırılan devasa Kahire Kalesi (Kal'atüSelâhaddîn el-Eyyûbî) oldu. Kalenin içinde yer alan ve Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camii (Mescid Muhammed Ali el-Kal'a), yabancı seyahat kitaplarında dışındaki yarı saydam kaymaktaşı kaplamaları nedeniyle "AlabasterMosque" (Su Mermeri Camii) olarak anılıyor.

Bu cami, Modern Mısır’ın kurucusu olarak kabul edilen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Kahire’ye vurduğu en büyük mühürlerden biri. Caminin içine girdiğimizde, tavandan sarkan o devasa ve ışıltılı kristal avizenin görkeminden adeta büyüleniyoruz. Avizeden yayılan binlerce küçük ışığın caminin geniş kubbesi altındaki yansıması mistik bir atmosfer yaratıyor. Caminin terasından şehre baktığımızda ise puslu bir manzara üzerinde yükselen sayısız minareyi görünce, Kahire’ye neden "Bin Minareli Kent" denildiğini anlıyoruz.


Kalenin hemen içinde yer alan Ulusal Askeri Müze (El-Methef el-Harbî el-Kavmî), günün en yoğun ama bir o kadar da öğretici duraklarından biriydi. 1827 yılında Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yaptırılan ve bir zamanlar Harem Sarayı (Kasrü'l-Harem) olarak kullanılan bu görkemli bina, bugün Mısır’ın binlerce yıllık savunma tarihine ev sahipliği yapıyor.


Müzenin katları arasında dolaşırken; Firavunların savaş arabalarından Pers ve Roma zırhlarına, Osmanlı dönemi tüfeklerinden modern Mısır’ın savunma sistemlerine kadar uzanan kronolojik akış, bu toprakların neden "medeniyetlerin kavşağı" olduğunu adeta kanıtlıyor. Orijinal eserlerin yanı sıra titizlikle hazırlanmış dioramalar ve reprodüksiyonlar, tarihi olayları gözünüzde canlandırmanızı sağlıyor. Özellikle Kleopatra’nın efsanevi cazibesini modern bir sanatçının gözünden yansıtan renkli portresi, müzenin en etkileyici eserlerinden biri.


Müzenin bahçesinde sergilenen tanklar ve uçaklar arasında yürürken, Mısır tarihinin sadece piramitlerden ibaret olmadığını; bu toprakların her dönemde büyük bir paylaşım mücadelesine sahne olduğunu hissettik. Giza Piramitleri'ni gezmekten bile daha yorucu olan bu devasa müze, Mısır’ın ruhunu anlamak isteyen her gezgin için gerçek bir başvuru noktası.

Müzelerin ihtişamından sonra gerçek Kahire’yi tatmak için yerel halkın arasına karıştık ve turistik bir lokanta yerine pek rağbet gören bir ciğercide mola verdik. Mısır’ın meşhur sokak lezzeti olan, bol baharatlı ve sarımsaklı "Kebda" (ciğer), yanında gelen kütür kütür, rengârenk ve oldukça acı olan turşuları ve tahin soslu mezelerle yemeğin lezzetini ikiye katlıyordu.

Lavaş ekmeklerin arasına dürüm yapılmış sıcak ciğerleri, Kahire’nin o kendine has gürültüsü içinde plastik sandalyelerde yerken, kendimizi ilk kez turist değil, şehrin bir parçası gibi hissettik. Hem acının hem de samimiyetin tavan yaptığı bu öğle yemeği, gezinin en unutulmaz anlarından biriydi.


Ciğerin acısı ve lezzetiyle enerjimizi tazeledikten sonra, çok yakın bir mesafede bulunan İslam Eserleri Müzesi’ne (El-Methef el-Fenn el-İslâmî) geçtik. Dünyanın en zengin İslam sanatı koleksiyonlarından birine sahip olan bu müze, bizi ince işlenmiş ahşap minberler, nadide el yazması Kur’an-ı Kerimler ve büyüleyici seramiklerle karşıladı. Her bir parça, İslam medeniyetinin sanattaki inceliğini gözler önüne seriyordu.

Hediyelik eşya seçimi için en doğru kararın, gezdiğimiz müze marketleri olduğunu fark ederek alışverişimizi buradan yapmaya karar verdik. Sokak çarşılarının karmaşasından uzak, kalitesinden emin olduğumuz reprodüksiyonlar, zarif papirüsler ve üzerinde hiyerogliflerin olduğu küçük objeler; arkadaşlarımıza ve ailemize verebileceğimiz en anlamlı hediyeler olacak.


Müzenin o sessiz ve vakur atmosferinden ayrılıp kısa bir yürüyüşle Kahire’nin kalbi Han el-Halili Çarşısı’na ulaştık. Müze ile çarşının bu kadar yakın olması, tarihin iki farklı yüzünü aynı gün içinde görmemizi kolaylaştırmıştı. Han el-Halili’ye adım attığınız an; zamanın durduğu ama enerjinin hiç bitmediği, mistik bir dünyaya giriyorsunuz. Gaziantep ve Şanlıurfa pazarlarında benzerlerini defalarca gördüğümüz daracık sokaklar; üst üste binmiş bakır demlikler, rengârenk lambalar ve egzotik baharat kokuları arasında yabancılık çekmeden, huzurla dolaşıyoruz. Yüzyıllardır tüccarların uğrak noktası olan bu tarihi labirent, bizdeki benzerlerinden çok daha büyük ve çok daha çeşitlidir.


Yorgunluğumuzu atmak için Nobel ödüllü yazar Necib Mahfuz ile özdeşleşen, 1773’ten beri kapıları açık olan El-FishawyCafe’de duraklıyor; serin içecekler ve dondurmalı pastalar eşliğinde mola verirken, tavandaki devasa işlemeli aynalardan servisin zarafetine kadar her detayın sunduğu estetiğe hayran kalıyoruz.

Bu kafenin hemen karşısında, Arap dünyasının "Doğu’nun Yıldızı" olarak anılan efsanevi sesi Ümmü Gülsüm’ün adını taşıyan kafeye uğramadan geçmek olmaz. Kahvelerimizi orada içmeye karar veriyoruz. Ünlü Diva’nın plaktan yayılan hüzünlü ve güçlü sesi eşliğinde Mısır’ın kültürünü damarlarımızda hissediyoruz.


Bu iki efsanevi kafe, Han el-Halili’nin sadece bir çarşı değil, aynı zamanda yaşayan bir kütüphane ve konser salonu olduğunu fısıldıyordu. Çarşıdan ayrılmadan önce tezgahlar arasından en lezzetli hediyelik hurmalarımızı seçerek gezinin en yorucu gününü sonlandırıyoruz. Kahire’nin o kendine has karmaşasına şahit olmak tüm yorgunluğumuza değiyor doğrusu. Hafif bir akşam yemeğinden sonra kendimizi yatağa zor atıyoruz

6. GÜN:18.02.2026: AKDENİZ’İN İNCİSİ İSKENDERİYE

Mısır maceramızın son durağı, Akdeniz’in kıyısindeki efsanevi şehir İskenderiye. Tarihin en büyük komutanlarından Büyük İskender’in, fethettiği topraklarda kendi adını taşıyan 70'ten fazla şehir kurduğu söylenir. Bunlardan biri de benim doğum yerim olan İskenderun’dur; MÖ 333’te Issos Savaşı zaferinin anısına kurulan bu liman şehri, İskender’in adını bugün hâlâ topraklarımızda yaşatıyor. Fakat MÖ 331’de kurulan İskenderiye, onun kurduğu şehirler içinde en görkemli ve uzun ömürlü olanı olarak kabul ediliyor. Antik dünyanın bilim başkenti olan bu şehir; meşhur kütüphanesi ve dünyanın yedi harikasından biri olan feneri ile tarih boyunca bir cazibe merkezi olmuş. İskender’in mezarının da bir zamanlar burada olduğuna dair inanışı kanıtlamak için kazılar hâlâ devam ediyor.

Kahire’nin tozlu ve kalabalık yollarından çıkıp denizin kokusunu içimize çekmek, şehrin o Avrupai dokusunu ve sahil şeridini (Corniche) görmek bize çok iyi geldi. İskenderiye, Kahire’ye kıyasla çok daha modern, düzenli ve ferah bir şehir olarak gönlümüzde taht kurdu.


Günün ilk durağı, İskenderiye’nin sahil şeridinde, şehrin en uç noktasında yer alan Montaza Sarayı. Saray, Kavalalı döneminin Mısır üzerindeki son görkemli imzası. 1952 Devrimi'yle monarşiden Mısır Hükûmeti’ne geçen bu devasa mülk, bugün artık halka açık büyük bir vaha niteliğinde. Saray binaları günümüzde Cumhurbaşkanlığına bağlı resmi konukevleri olarak kullanıldığı için içlerini gezmek mümkün olmasa da, kamu sermayeli bir devlet şirketi tarafından işletilen 1500 dönümlük o meşhur kraliyet bahçeleri bizi bambaşka bir dünyaya götürüyor. Akdeniz esintisiyle savrulan palmiyelerin arasında yürürken, hanedan üyelerinin bir zamanlar bu bahçelerde geçirdiği yaz akşamlarını hayal etmek hiç de zor değil.


İskenderiye’deki sonraki durağımız, beni ihtişamıyla büyüleyen Kraliyet Mücevher Müzesi (El-Methef el-Magowharat el-Malakiyah) oldu. 20. yüzyılın başına ait muazzam mimarisi ve vitraylarıyla küçük ama etkileyici bir müze burası. 1919-1923 yılları arasında Kavalalı Hanedanı’ndan Prenses Fatma el-Zahra için bir yazlık saray olarak inşa edilen bu yapı, aslında prensesin sanata olan tutkusunun bir yansıması. Sarayın koridorlarını süsleyen ve Floransalı sanatçılar tarafından 1920'lerde hazırlanan vitraylar, İtalyan Rönesansı ve Barok esintilerini Mısır’a taşıyor. Bu cam eserlerde sadece hareketli av sahnelerini değil; 17. yüzyıl Avrupa soylularının aşk hikâyelerini ve sosyal yaşamlarını anlatan zarif detayları da görmek mümkün. Kavalalılar Hanedanı’nın görkemli takılarını çevreleyen bu Avrupa tarzı atmosfer, meşhur mavi ve yeşil çinili banyolardaki figürlerle birleşince saray, prensesin hayalindeki o eşsiz sanat galerisine dönüşüyor.


Son olarak, antik dünyanın o meşhur kütüphanesinin mirasını devralan modern İskenderiye Kütüphanesi’ne (Mektebet el-İskenderiye) geçtik. Bu modern ihtişamın kökleri, aslında milaktan önce 3. yüzyıla, yani Antik İskenderiye Kütüphanesi'ne kadar uzanıyor. Fikir babası Büyük İskender olsa da kütüphaneyi hayata geçirenler onun generali I. Ptolemaios ve oğlu II. Ptolemaios olmuş. Atinalı filozof PhaleronluDemetrios'un vizyonuyla şekillenen bu yapı, antik dünyanın en büyük bilgi merkezi haline gemiş.

O dönemdeki kitap toplama yöntemleri ise oldukça ilginç: Dönemin önemli ticaret limanı olan İskenderiye’ye yanaşan her gemi köşe bucak aranır, bulunan el yazmalarına el konularak kopyaları çıkarılır ve kopyası sahibine verilirken orijinali kütüphanede tutulurmuş. Bu yöntemle İskenderiye, o dönemin bilinen en geniş koleksiyonuna sahip olmuş. Öklid, Arşimet ve Eratosthenes gibi dâhilerin koridorlarında yürüdüğü bu kadim kütüphane, ne yazık ki trajik yangınlarla yok olmuş.


2002 yılında açılan yeni İskenderiye Kütüphanesi, küllerinden doğan bu evrensel hafızayı yeniden onurlandırmak için denizin kıyısında, güneşin doğuşunu simgeleyen devasa, eğik bir disk şeklinde inşa edilmiş. Binanın içinde 8 milyon kitap kapasiteli kütüphanenin yanı sıra müzeler, sanat galerileri ve bir planetaryum bulunuyor. Binanın dış duvarı, dünyanın dört bir yanından gelen 120 farklı yazı sistemine ait harflerle bezeli. Norveçli mimarlık ofisi olan Snøhetta liderliğindeki pek çok ülkeden tasarımcıların destek verdiği projede, bu dev granit duvara hiyerogliflerden tutun da Göktürkçeye, Arapçadan Latinceye kadar her dilden karakterler kazımışlar. Bu, kütüphanenin sadece Mısır’ı değil, tüm insanlığa ait olduğunun bir simgesi. İskenderiye, Mısır’ın hem en modern hem de tarihini en zarif şekilde taşıyan yüzü olarak hafızalarımıza kazındı.

7. GÜN:19.02.2026 DÖNÜŞ YOLU


Mısır’daki son günümüzde erkenden kalkıp Kahire Havalimanı’nın yolunu tuttuk. İstanbul’a doğru havalanırken, altımızda kalan o uçsuz bucaksız çöl manzarasına ve Nil'in hayat verdiği topraklara son bir kez baktım. 50 yıl boyunca düşlerimi süsleyen piramitler giderek küçülüyor ve bulutların arasında, ait oldukları hayal dünyasının sisleri içinde kayboluyordu. Mısır; Luksor’un devasa tapınaklarında başlayan, Kahire’nin mistik sokaklarında derinleşen ve İskenderiye’nin serinliğinde nefes alan bu yolculuk, benim için sadece bir gezi değil, kendi başımıza planlayıp başardığımız büyük bir keşif hikâyesidir.


Kaynakça:
  • Antik Mısır: Hakkında Bilmeniz Gereken Her Şey. (2018). Tarih Koleksiyonu Serisi.
  • Ceram, C. W. (1994). Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler: Arkeolojinin Romanı. Remzi Kitabevi.
  • Eski Uygarlıklar ve Egzotik Yerler: Mısır [Set içi Kitap ve DVD]. (2007). National Geographic / Hürriyet.
  • Fagan, B. (2009). Firavunlar Ülkesi Mısır (Çev. Z. Hawass). National Geographic Society.
  • Özkan, T. (Ed.). (2011). Gezgin Gözüyle Mısır ve Ortadoğu. Alter Yayıncılık.
  • Memlekent Dergisi: Mısır Özel Sayısı. (2009). Sayı: 3.
  • Mısır: Görsel Gezi Rehberleri. (2000). Dost Kitabevi Yayınları.
  • Müller, W. M. (2018). Mısır Mitolojisi: Tanrılar, Dinler ve Kozmik Mitler. Maya Kitap.